Ana Sayfa / Futbol / ÇEVİRİ | Muzzy İzzet’in otobiyografisinden Türk Milli Takımı Anıları…

ÇEVİRİ | Muzzy İzzet’in otobiyografisinden Türk Milli Takımı Anıları…

Ülke futbolunun zirve yaptığı 2002 Dünya Kupası dönemi öncesi tanımaya başladığımız ve Milli Takımımızda da forma giyen Mustafa İzzet -Bilinen adıyla Muzzy İzzet- ‘Muzzy: My Story‘ adında harika bir otobiyografi kitabı yazmış. Bizim bu kitaptan çok sonradan haberimiz olsa da Milli Takım ve Türkiye ile ilgili yazdıklarını çevirdik..

Muzzy, Dünya Kupası esnasında yaşadıklarını ‘Hayatımın en tuhaf yazıydı ve evimi çok özlemiştim’ diye anlatıyor. Anlattıklarını okuyunca kendisine hak verdik..

“2002 Yazında Her Şeye Sahiptim Ama Yalnız Hissediyordum”

Bana insanlar 2002 Dünya Kupası’nı sorduklarında onlara vereceğim ezbere bir sürü cevap vardı.

Evet, harikaydı.” “Evet, taraftarlar… atmosfer… hepsi inanılmazdı.” “Brezilya takımı-evet çok iyilerdi, karşısında oynadığım en iyi takımdı.

Onlara sağda oynadığımı, dünyanın en iyi sol beki Roberto Carlos’un solda oynadığını anlatıyordum. Dünya Kupası yarı finali. En büyük maça, Dünya Kupası finaline bir maç kala..

Onlara Türkiye’nin kırmızı formasıyla sahada koştuğumda ne kadar gururlandığımı, taraftarları, göz açıp kapayıncaya kadar geçen 20 dakikayı, flaşların altın sarısını ve mavisini anlatıyordum.

Ve bunların hepsi doğruydu.

İnsanlar genelde bu kadarını dinleyince mutlu olur, gerisini dinlemek istemezlerdi. Ben de onlara anlatmadım.

Gerçek, anlattıklarım gibi değildi. İçimde, yaşadığım yere olan özlemi hissediyordum.

O sıralar turnuva devam ediyor, bense yedekte oturuyordum, izliyordum, bekliyordum. Oyuna girecek gibi değildim, sadece eve dönmek istiyordum.

Seyahat eder, Leicester’da yaptığımız gibi; koltukta oturursun, pencerenden dünyayı görürsün ama gülersin, şaka yaparsın, kart oynarsın, bu şişe açıp içersin ve zaman uçar gider. Bunların hepsi güzeldir.

2002 Dünya Kupası bunun gibi değildi. Belki öyle görünüyor olabilirdi. Her şeyimiz vardı. 2 ay boyunca Türk prensi gibi muamele gördüm.

Her gün biri kapımı çalar ve bana yeni bir telefon, son model fotoğraf makinesi, DVD player, video kaydedici ve laptop getirilirdi.

Bunlar sponsorlardan gelen hediyelerdi. Partide ücretsiz kazandığın ödüller gibiydi. Otel odam yağmalanmış Comet mağazası gibiydi.

2002 yazında her şeye sahiptim. Her şeyim vardı ama hayatımda hiç yaşamadığım yalnız hissediyordum.
Bunun nasıl başladığını bilmeniz lazım..

“Kendimi Hem Türk Hem İngiliz Hissediyordum. Neden Olmasın?”

Mile End Hastanesinde Londra’nın doğusunda 31 Ekim 1974’te doğdum.

Kıbrıs Türkü babam Mehmet ve İngiliz annem Jacqueline ve kardeşim Kemal ile beraber Londra’nın doğusunda, Vallance Road’ta yer alan 2 yataklı bir apartman dairesinde yaşıyordum.

İngiltere’de doğmuştum ama adım Türkçe’ydi. Pasta ve patates püresi yer ve Only Fools and Horses izlerdim ama dolma da yerdim. Yıllarca bekletilmiş şarap ile terbiye edilmiş kıyma da…

Akrabalarımdan oluşan büyük Türk toplanmalarımız olurdu. İnsanlar şarkı söyler, dans ederlerdi ve hepsini ayrı ayrı severdim.

West Ham’ı tutuyordum ve Lineker ne zaman İngiltere için gol atsa en az diğer İngiliz arkadaşlarım kadar sevinirdim.

Bir yanım İngiliz diğer yanım Türk’tü. Kendimi ne olarak görmeliydim? Kendimde ikisinde de bir parça buluyordum. Neden olmasın? Zaten böyleydim..

“Milli Takıma Sünnet Olduğumu Gösterdim, Uyum Sürecime Yardımcı oldu”

Babam 1959’da, 3 yaşındayken Londra’ya gelmiş.

O günden bugüne ilk hatırladığı şey bir bot yolculuğu.

Babam burada büyümüş. Kıbrıs hakkında hiçbir şey hatırlamıyor. Londra benim de evimdi. İkimizin de tek bildiği buydu.

6 yaşında sünnet oldum. Hatırladığım ilk anılarımdan biri. Güzel olmayanlardan…

Türkiye’de buna sünnet derler ve bir partiyle, sünnet partisiyle geleneksel olarak yapılır. Partiyi sevmiştim. Sünnet edilme kısmına odaklanmamıştım.

Para büyükannemden çıkmıştı. Ona göre her Türk erkeği sünnet olmalıydı.

“Acıyacak mı baba?” Babama bunu sorduğumu hatırlıyorum. O da saçımı okşayıp acımayacağına dair rol kesiyor hatta sünnetin beni adam yapacağını söylüyordu.

Biliyordum, zordu. Bana doğruyu söylemiyordu.

Bana anestezi verdiler, (şükürler olsun) ama hala ayıktım ve diyaframıma koyulan büyük bir engelden dolayı olan biteni göremiyordum. Tek hatırladığım fasulye konservesi ebatında bir bandajdı.

Ne kadar acı çektiğimi tahmin edilebileceğinizi düşünebilirsiniz ama hayır, edemezsin.. Gerçekten edemezsin.. Bildiğin ızdıraptı.. Günler süren bir ızdırap.

Türkiye için ilk defa oynamaya gittiğimde soyunma odasında oyuncular etrafımı sardılar.

‘İyi bir türk erkeği’ olup olmadığımı herkes merak ediyordu.

Sonra onlara penisimi gösterdim. Kafalarını sallayıp onay verdiler.

Daha önce erkeklere penisimi göstermemiştim. Bu uyum sürecimde bana yardımcı oldu.

Şimdi küçük bir oğlum var. Türklükle alakalı her şeyi bilecek. İyi bir Türk/İngiliz çocuğu olacak – ama bunun üstüne gitmeyecek..

“En Büyük Pişmanlığım Türkçe’yi Öğrenmemek”

Haziran 2002’de Türkiye Milli Takımı ile toplanmak için Leicester’dan ayrıldım.

Dünya Kupası’na daha 2 hafta vardı ve hayatımın en uzun yazı başlamak üzereydi.

Türkiye kadrosu kaliteli futbolcuların olduğu iyi bir kadroydu, aynı zamanda gerçekten iyi arkadaşlar gibi görünüyorlardı.

Ama doğu Londralı, 2. dereceden Türk olan ben ve onlar orasında büyük bir uzaklık vardı.

Kadroda İngilizce bilen kimse yoktu, ben de Türkçe bilmiyordum. Leicester’da soyunma odasına girdiğimizde acımasız şakalar yapsak da hepimiz birbirimizi bilirdik. Bu soyunma odası da böyleydi ama ben olaya giremiyordum. Herkesin güldüğü bir şakayı anlamıyor olmak oldukça zor bir durum.

Soyunma odası -başarılı bir soyunma odası- şakalarla, alay etmelerle oldukça dost bir ortama dönüyordu. Her iyi takımda durum böyledir. Bu takımı birbirine yakınlaştırır. Leicester’da biz böyleydik, Türkiye kadrosu da aynıydı. Bunu görebilirdin, aynıydılar. Bu sadece benim içinde olamadığım bir şeydi.

Bu kimin hatasıydı?

Benim hatamdı.

Türkiye ile ilgili en büyük pişmanlığım oynayamadığım maçlar veya sahadaki performansım değildi. Dili öğrenememiş olmamdı. Eğer öğrenseydim, alışmama yardımcı olacaktı.

“Normalde Değilimdir ama Brezilya Maçında Bencildim”

Dünya Kupası sırasında yaşadığım bu duygusal halden beni çıkarabilecek tek şey futboldu. Yarı final yaklaşınca modum da yükselmeye başlamıştı.

Dünya Kupası yarı finali. Dünyanın en iyi takımı Brezilya’ya karşı. Turu geçersek Dünya Kupası finali. Bu büyük bir şey. Kaç oyuncu bu şansa erişir? Çok fazla değil…

Maça çok iyi hazırlandık. Ben yine yedektim. Tekrarlıyorum, oynamayı beklemiyordum…

Bu çok büyük bir maçtı, karar maçıydı, Dünya Kupası finaline kalmak elimizdeydi..

73. dakikada, 1-0 gerideyken Şenol Güneş beni çağırdı.

Ne oldu bilmiyorum, belki de Ümit Davala sakatlandı, bilmiyorum.. Aslında sakat da görünmüyordu. O iyi bir oyuncuydu, tüm takım bunu biliyordu..

Hazırlan‘, kulübüde biri bana sesleniyordu, ‘Oyuna giriyorsun

Orada şortumla, çoraplarımla, bağlanmamış kramponlarımla oturuyordum. Kalbimin çok şiddetli çarptığını hissediyordum.

Gerçekten oyuna giriyordum, gerçekten…

Şenol Güneş omzuma dokundu sahanın uzak bir noktasını işaret etti.

Bana, ‘Sağ tarafta‘ dedi.

Bana tek söylediği şey buydu. 8 hafta boyunca bana tek söylediği şey buydu. ‘Sağ tarafta

Beni buraya getiren takımda neler yapmam gerektiğini kesinlikle biliyordum. Burada, hayatımın en önemli maçında, hiçbir şey bilmiyordum.

Biliyor musun.. Umurumda bile değildi.. Oyundaydım. 2 ay sonra ilk kez.. İyi hissediyordum..

Sağ tarafa doğru koştum. Kafamı kaldırdım. Roberto Carlos.. Muhtemelen dünyanın en iyi sol beki. Hiç yorulmuş gibi durmuyordu.

Onu geçmeyi denemedim. Öyle bir durum yoktu. İçe doğru kat edip onu arkamdan getiriyordum. Defans dörtlüsünün arasında boşluklar yaratıyordum. Sağ taraftan ceza sahasına doğru sonu gelmeyen birçok koşu yapıyordum.

Beni görün.. Topu bana atın..

Sanırım futbol kariyerimdeki en bencil 20 dakikayı oynadım. Sürekli ceza sahasına doğru bindiriyordum..

Düşüncem şuydu: ‘20 dakikam var ve gol atmak için her şeyi yapmalıyım’. Normalde bencil değilimdir. Ama o maçta öyleydim..

O 20 dakika hızlıca geçti. Saatin dolduğunu gördüm, rüya buharlaştı.. Bir daha o 20 dakikayı izlemedim bile.

Evimde bir yerde maçın CD’si vardı. İzlemek istemedim.

Maçın son düdüğü çaldı. Rakiple el sıkıştık, Roberto Carlos ile forma değiştim.

Daha sonra o formayı bizim kasabada oğlu için para toplayan birisine açık arttırmada satması için verdim.

Dünya Kupası 3.’lük maçından bir gün sonra Londra’ya döndüm. Heathrow havaalanında çantamdaki Amerikan dolarları, suitcasedeki bir sürü elektronik eşya görevlilerin dikkatini çekti.

“Dünya Kupası’ndaydım” dedim. Madalyamı ve Türkiye formamı gösterdim. Bana inandılar ve gitmeme izin verdiler. Biraz dolar bozdurdum ve taksiye atladım.

“South Leicestershire, dostum. Beni eve götür”

Eve dönmek için sabırsızdım…

 

Hakkında - Doğuş Usta

Anadolu Üniversitesi İngilizce İktisat bölümü mezunu, İstanbul'da yaşayan, sporun birçok dalıyla yakından ilgili bir sporsever. Twitter'da Takip Et!

Bir Makale Daha?

Türkiye Süper Lig Rekorları

Bu sezon İlhan Cavcav’ın adı verilen Süper Lig’de 60. sezonu yaşayacağız. Anadolu Ajansı ligimizin rekorları ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir