Ana Sayfa / Futbol / Futbolda Başarılı Taktikler ve Taktisyenler (Conte & Nagelsmann)

Futbolda Başarılı Taktikler ve Taktisyenler (Conte & Nagelsmann)

“Taktik maktik yok. Bam bam bam bam!”

Son günlerde sıkça duyduğumuz, modern sloganlardan bir tanesi. Peki gerçekten öyle mi? Taktik mi çok önemli yoksa “bam bam bam bam” mı daha etkili? Bu yazımızda anlatacağımız konuya başlamadan önce bir ayrıntıyı belirtmekte fayda var ki; o da Fatih Terim’in Uefa finali öncesi söylediği ve bir anda ünlü olan bu söz öbeğinin orjinali. Şöyle diyor Fatih Terim; “Başlarken çok iyi başlıyoruz, hiç riziko yok. Ofsayt taktiği diye bir şey yok. Kadememiz tamam, ileri gittiğimiz zaman da hep beraber topa doğru “bambambambam” gideceğiz ve oynayacağız, oynadınız.” Görüldüğü gibi sinyorun maç öncesi konuşması taktik yoğunluklu olmasa da, sadece “bambambambam” dörtlüsünden ibaret değil.

2000’li yıllardan bugüne doğru geldiğimizde ise; taktiklerin değişmesi, yeni oyuncu ve oyun tiplerinin ortaya çıkması gibi sebeplerle saha içerisi planları daha çok tartışılır oldu. Futbolcuların duygulardan sıyrılması, profesyonelliğin işin içine daha çok girmesi, takımların gözlemcilik ağlarının gelişmesi ve internetin zamanla daha ulaşılabilir olmasıyla takım gözlemlemenin kolaylaşması; takımları farklı taktikler denemek zorunda bıraktı. Çünkü takımlar rakiplerini artık daha iyi tanıyor, rakip oyuncularının neredeyse hobilerine kadar öğreniyor ve sahada her türlü zorluğu çıkarmaya çalışıyorlar. Yeni taktikler ve özel oyuncular bulamıyorsanız, yeni futbol dünyasında pek de yeriniz kalmıyor anlayacağınız. Ligimiz, bütün gelişmeleri biraz geriden takip etse de; etkilerini görmeye başladık bile. Her geldiği takıma aynı taktikleri ve aynı oyunları uygulamaya çalışan, ezberden yöneten teknik direktörlerin hakimiyeti artık geride kalıyor. Oyuncusu ile özel ilgilenen, maçı yaşayan, rakibe göre özel taktikler üreten teknik direktörler şimdi revaçta. Ümit Özat, İbrahim Üzülmez, Igor Tudor gibi yenilikçi teknik direktörler; aranan isimler haline geldiler. Avrupa’da ise; Jurgen Klopp, Antonio Conte, Maurizio Sarri, Mauricio Pochettino, Unai Emery, Vincenzo Montella gibi teknik direktörler adlarından söz ettirirken; Jose Mourinho, Louis van Gaal, Luis Enrique, Carlo Ancelotti ve özellikle Arsene Wenger gibi teknik direktörler popülaritesini ve büyülerini gün geçtikçe kaybediyorlar.

Bu yazı dizisinde sizlere, özel taktikler ve özel teknik direktörler ile bu sezon başarılı olan takımları anlatacağız.

Antonio Conte ve Chelsea

Chelsea için işler iyi gidiyor. Kuşkusuz arkasındaki isimler Conte ve Kante. Antonio Conte, Juventus takımı ile Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray’a Sneijder’in “Allahım Gol’ü” ile veda ettikten sonraki sezon finale kadar yükselmiş, ancak kupaya uzanamamıştı. Bundan sonraki süreçte, daha öncelerden tatile çıkmak olarak tanımladığı milli takım çalıştırma görevini, İtalya adına üstlenmişti. Rakiplerinden görünüşte daha zayıf bir kadroya sahip olmasına rağmen bahisçileri şaşırtmış ve takımını çeyrek finale kadar taşıdıktan sonra Almanya’ya penaltılar ile kaybetmişti. İtalya takımının oyunundan çok, Conte’nin taktikleri ve oyun anlayışı ilgi çekmişti. Kupanın bitmesinin ardından, öncesinde sözleştiği gibi Chelsea’nin yolunu tutan Antonio Conte, takımını 4-2-3-1 formatında oynatırken hiç de görkemli bir oyun ortaya koyamıyordu. Arsenal karşısında alınan 3-0’lık mağlubiyetten sonra artık Conte için sıkıntılı dönem başlamıştı ki; o takımına çok farklı bir şey denedi, 3-4-3. Sistem değişiklikleri kolay değildir hatta çoğu zaman çok zordur. Takımı belirli bir sisteme ve oyun anlayışına adapte etmek, bir teknik direktörün en önemli meziyetlerinden birisidir. Fakat Conte için bu taktik tamamen denenmemiş, yeni bir taktik olmaktan ziyade; İtalya ve Juventus’ta oynadıkları sistemin, Premier Lig’e uyarlanmış şekliydi. Kazanan taktik her zaman doğrudur mantığından yola çıkarsak, Chelsea 3-4-3 taktiği ile şimdiden kupanın bir ucundan tuttu bile. İsterseniz biraz taktiğe göz atalım;

 

Conte’nin 3-4-3’ü

Taktik, dizilimde klasik bir 3-4-3 gibi görünse de, aslında hem 5-4-1 hem 3-5-2 hem de 2-5-3 gibi şekiller alabiliyor maç içerisinde. Taktiğin üç ana unsuru var. Top kazanma ve iki yönlü oynama özelliği olan iki güçlü orta saha; Matic ve Kante. Burada Kante’ye bir parantez açalım, kendisi iki sezon üst üste şampiyonluk yaşamaya çok yakın ve iki takımın şampiyonluğunda da en büyük pay sahiplerinden birisi olacak. Aynı şekilde Fransa milli takımı ile de Euro 2016’da final oynama başarısı gösteren Kante, geçtiğimiz yılın göze batan birkaç oyuncusundan biri diyebiliriz. İkinci unsur, asla oyunu bırakmayacak iki kenar oyuncusu; Alonso ve Moses. Bu iki oyuncunun özelliği de son anda kazanılmış olmaları. Moses, kiralık geçirdiği yılların ardından Stoch vari bir şekilde kulüpteki son dönemecini dönmüş bir oyuncuydu. Marcos Alonso ise futbol dünyasının gezginlerinden. İkilinin takım sistemine olan muhteşem uyumları ve bitmek bilmeyen enerjileri, sistemin olmazsa olmazı. İki kenar oyuncusunun, oyunun üç bölgesinde de her zaman olmaları gerektiği yerde olması gerekiyor. Özellikle üçüncü bölgede yani rakip hücumunda pas opsiyonu olarak orada yer almadıklarında ya da alamadıklarında, hücum aksiyonları tıkanabiliyor. Peki, bu kadar ileri çıkmak zorunda olan iki oyuncu; geride boşluk bırakmıyor mu? Elbette bırakıyor. İşte sistemin genişleme düzeni burada ortaya çıkıyor. Görselin aksine Terry sakat olduğu için David Luiz ortada, Azpilicueta ise kenar stoper olarak diziliş sağlanıyor. Chelsea kontratak yediğinde zaten zamanından çok önce Cahill ve Azpilicueta kanatlara açılmış olduğu için kenar toplarını süpürüyorlar. Aynı şekilde ortadan getirilen toplarda orta saha ikilisinden biri hemen Luiz’in yanında savunma göbeğini ikilerken, diğeri rakibin hızlı top yapmasını engellemek için şok pres yapmaya başlıyor. Diego Costa gibi yerinde hiç durmayan ve sırtında iki üç savunmacıyı birden taşıyabilecek kadar güçlü bir forvete de sahipseniz, başarı kaçınılmaz oluyor. İyi güzel de, televizyon programlarında da derinlemesine incelenmiş taktiği alıp başka bir takıma da koyalım o zaman, başarılı olsun. Hayır, bu taktiği başarılı hale getirebilmeniz için öncelikle Conte gibi olmanız gerekir. Oyuncular ile beraber hücuma çıkıp, onlarla beraber gol kaçırmanız gerekir. Geriye hızlı bir dönüş yapıp, pres yapmanız gerekir. Evet, Antonio Conte bunların hepsini fazlasıyla yapıyor. Takımını fizik olarak hazırlamasının yanında, bütünlüğüne de müthiş katkı yaptığı çok açık. Birbirinin yerine koşan bir takımı, kimse kolay kolay yenemez ve bunu açıklayabileceğimiz; çözümleyebileceğimiz bir yöntemle yapmıyor. Bu da ortaya çıkan güzel yemeğin içerisindeki, gizli baharat formülü.

 

Julian Nagelsmann’ın Hoffenheim’ı

Bundesliga’da ilk yarı sona erdiğinde sadece bir tane namağlup takım vardı ve o takım Bayern Munich değildi. Ligin ikinci yarısında iki mağlubiyet almış olsalar da, o takım övgüleri fazlasıyla hak eden Hoffenheim’dı. Football Manager oynayanlar bilirler, menajer ekleme bölümünde yaşımızı girmemiz gerekir. Benim gibi oyunda gerçeklik arayan menajerler, yaşlarını 36-37’den başlatırlardı ki gerçekçi olsun. 25 yaşında teknik direktör mü olur derdik hep beraber. Julian Nagelsmann ise, geçtiğimiz sezon göreve başladığında sadece 28 yaşındaydı. Genç yaşta vazgeçtiği futbolculuk hayatına rağmen futboldan kopmayan Nagelsmann; bu noktaya tırnakları ile kazıyarak gelmiş desek, abartmış olmayız. Basamakları sıfırdan başlayarak bir bir tırmanan bu genç teknik adam, ayağına gelen fırsatı tepmedi, geçtiğimiz yıl devraldığı takım ile bir yılı devirmeyi başardı ve Bundesliga’da yazıyı yazdığım an itibariyle 4. Sırada. Peki nedir Hoffenheim’i bu kadar iyi yapan? Kadrosu nasıl? Oyun tarzı nasıl?

Nagelsmann’ın 3-1-4-2’si

Geçtiğimiz yılı 15. sırada bitiren ve küme düşme playoff’u oynamaktan son anlarda kurtulan Hoffenheim’da öyle çok büyük transferler de yok. Peki nedir Hoffenheim’i bu kadar uzun süre yenilmekten kurtaran ve Bundesliga gibi bir ligde 4. sıraya taşıyan. Bence en büyük etken; futbol oyununda bir devrim yaratan ve en basite indirgenmiş haliyle 3-1-4-2 olarak sahaya yansıyan dizilişleri. En basit haliyle dedim çünkü aslında takımın belirli bir dizilişi yok. Top ayaklarındayken saha içerisinde tamamen yer değiştirmeye ve boşluk yaratmaya dayalı bu düzen; top rakibe geçtiğinde bambaşka bir hal alıyor. Saha içerisinde sürekli gezen ve pozisyon değiştiren oyunculara, rakipler anında ve hızlı çözümler üretemiyor. Hal böyle olunca da ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Üstelik bu oyunla birlikte futbol literatürüne bir isim de armağan etmiş oldu. “Gegen pressing” yani karşı press, Fatih Terim’in de UEFA Kupasını kazandığı sene uyguladığı sisteme benzer bir sistem. Biz yapınca ünlü olmuyor ama elin almanı yapınca direk literatüre katılıyor gördüğünüz gibi. Oynadıkları oyunu saha tablosu üzerinden anlatacak olursak;

Şeklinde dizilen ancak sürekli yer ve sistem değiştiren bir oyun hakim. Oyun top ayaktayken sırtı kaleye dönük oyuncularla al-ver şeklinde devam ediyor ve ilk boşlukta çapraz ters toplarla oyun açılıyor. Yani sürekli yer değiştirip al-ver oyunu yaparken rakip takım oyuncuları da topun ve marke etmekle görevli oldukları oyuncunun peşinden gidiyorlar ve bu devam ettikçe oyun içerisinde bir pozisyon kaybı anı yaşanıyor. Bu paslaşmayı ve yer değiştirmeyi bilinçli yaptığınız sürece, rakip sizi çok iyi ezberlememiş ise bu hatayı yapması kaçınılmaz. Paslaşmanın içine dahil olan kenar oyuncuları genelde içeriye geliyorlar ve kenarlarda boşluklar oluşuyor. İşte bu noktada kanada açılmış forvet veya orta saha oyuncularından birine çapraz uzun top atılıyor ve başarılı olduğu anda tehlikeli atağa dönüşüyor. Bu, sistemin hücum oyunu idi. Asıl sanat kısmı ise defans ve top kapma oyununda başlıyor. Top rakipte iken sahaya dizilimi kusursuz bir şekilde uygulayan Hoffenheim takımı, her seferinde rakibi ezberlemiş olarak sahaya çıkıyor. Rakibin özel oyuncuları, oynadıkları hücum şekillerini iyi oynayan takım; topu rakibe verdiğinde müthiş bir karşı press uygulamaya başlıyor. Özellikle rakibin oyun kurucuları topla buluştuğunda ikili, üçlü şekilde alan kapatıyorlar ve oyuncuya press yaparken bir yandan da bütün pas opsiyonlarını tıkamaya çalışıyorlar. Bunun örneklerini sezon içerisinde birçok maçta gördük. İşte Bayern Munich maçında yaptıkları baskının bir örneği;

Nasıl alan daralttıklarına ve sahaya nasıl yayıldıklarına bir örnek;

Julian Nagelsmann bir sihirbaz değil. Kendisi yıllardır bu işin içinde ve çok çok iyi bir gözlemci olduğunu söyleyebiliriz. Futbolculuk dönemi bittiği andan itibaren teknik ekiplerde yer almış, alt yaş gruplarında teknik direktörlük yapmış, aslında tecrübeli bir isim. Daha önceden yapılan bir röportaj’da futbol hakkında söyledikleri de enteresan. “Futbolun yüzde 70’i duygu yönetimi ve ikili ilişkiler. Bu oyun duygusal bir spor ve o yüzden seviyorum. Rakibi kendi kalesinin orada tutmak ve saldırmak skor yapmak için en kolayı.” Diyen Julian Nagelsmann, taktiğin ve oyuncu kalitesinin önemini yüzde 30 olarak belirlemiş. Bu açıklamayı biraz popülist bulsam da haklı olduğu taraflar var. Eğer Nagelsmann, despot ve sert mizaçlı bir insan olsaydı; futbolcularının bu kadar istekli ve taktiğe bağlı olmalarını sağlayamazdı. O, her şeyden önce iyi bir arkadaş olduğunu gösteriyor ve oyuncuları arasında takımdaşlığı üst seviyeye çıkarıyor. Böyle bir arkadaşlık ortamı, doğru taktik ile bu noktalara ulaşabiliyor. Yalnızca taktiğe bağlılık ya da yalnızca takım uyumu, sonu gelmeyen kısa süreli başarılar getirir. Nagelsmann’ın serüveninde, tarzının kendisini nerelere getireceğini hep beraber göreceğiz.

Hakkında - Serhat Özel

Bir Makale Daha?

Süper Lig’de 10. Hafta Değerlendirmesi

Süper Lig’de 10. haftayı geride bıraktık. 10. hafta dramı yoğun bir hafta oldu. Galatasaray’ın namağlup …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir